30 Mayıs 2016 Pazartesi

Hayat Dediğimiz...

  


  Taşlarla dolu bir yol üzerinde düşe kalka yürüyorum.Yalın ayak... Canım yana yana... Yürümemeyi akıl mı edemediğimden mi durmuyorum acaba? Yoksa pes etmeyi kendime mi yediremiyorum?Bilmiyorum.     Yürümeyi bırak adeta koşuyorum taşlar ayağıma bata bata. Cam kırıkları gibiler. Kesiyorlar sanki. Ama bu acı ne ki? Fiziksel acılar, ruhun ıstırabının önüne geçebilir mi sanki?

  Neden kendim için, mutlu olmak için bir şeyler yapmıyorum diye düşünüyorum. Mutlu olmak bir şeylere ihanet gibi geliyor. Öylece ardımda bırakırken insanları; mutlu olmak benim ne haddime! Mutlu olmaya çalışmak şu anın acısını ertelemek değil midir bir nevi? Saçmalıyorum büyük ihtimal. Mazur görün. Kelimelerle arasından su sızmayan ben, unutmuşum onların dostluğunu. Getiremiyorum yan yana bir türlü. Kendimi anlatamıyorum sizlere. Kelimelere de küskünüm aslında. Eski dostum, nasıl olmaz beni anlatacak bir kelime dünyada? Ben mi bulamadım acaba? Kusuruma bakmayın. Tekrar özür dilerim sizlerden. Zira şu sıralar beynimi kullanmak en son isteyeceğim şeydir. Bilirsiniz ki anılar rahat bırakmaz insanı. Düşündükçe boğuluyor, derin bir okyanusun en dibine batıyorum. Bundandır beynimi kullanmamak için çaba göstermem.

  Çok şikayet ettim farkındayım. Fakat kendimi alamıyorum bundan. Hayat yıpratıyor çünkü beni. Ee yakınmak da bir zorunluluk haline geliyor benim için. Ama acısız da yaşanmıyor. O taşlı yolda yürümek zorunda kalıyoruz acı içerisinde. Anlıyorum ki hayat da bundan ibaret. Hayat dediğimiz; koşmak taşlarla dolu bir yolda düşe kalka.